4 Haziran 2011 Cumartesi

HOPA HALKI AVUKATLARININ KAMUOYU DUYURUSUDUR

BASINA VE KAMUOYUNA



Bilindiği üzere 31.05.2011 günü Hopalıların demokratik taleplerini içeren basın açıklamasının arkasından gelişen hukuksuzluklar o günden itibaren artarak şeklinde sürdürülmektedir.



Olay günü gecesinden başlayarak Hopa`da tam bir insan avı başlatılmıştır. İlk baskın gece saat 12:30 sıralarında Hayde Cafe isimli bir işyerine yapılmış olup, işyeri sahibi de dahil olmak üzere orada buluna müşterilere özel harekat timleri tarafından yoğun şiddet uygulanmış, tüm bu kişiler yerlere yatırılarak kafalarına postallarla basılmak suretiyle aynı zamanda coplar tekmelerle darp edilerek gözaltına alınmıştır. Bu muameleye maruz kalan bu kişiler arasında % 90 oranında zihinsel engelli olan Erkut Kibar da bulunmaktaydı.



Tüm bu hukuk ve insanlık dışı uygulamalar işyerine ait güvenlik kameralarınca kayıt altına alındığı halde, baskını gerçekleştiren birimler, güvenlik kamera kayıtlarının bulunduğu bilgisayar kasası ve güvenlik kamerası hard diski ve tüm dijital eşyaları yasa dışı olarak habersiz bir şekilde almışlardır.



Aynı zamanda kafe içinde bulunan tüm eşyalar tahrip edilmiştir.



Bu baskınlar evlerde sabaha kadar devam etmiş, 3 gündür de devam etmektedir. Gözaltına alınan kişilere ilişkin tarafımıza hiçbir bilgi verilmemiş, isimleri ve durumları saklanmıştır.



Gözaltına alınma sırasında tüm şahıslar, yakalama, gözaltı ve hastane sevklerine gidiş dönüşleri esnasında darpa maruz kalmışlardır.



Gözaltında bulunan müvekkillerin kafalarında, kaşlarında, gözlerinde, ağız burunlarında ve vücutlarının çeşitli yerlerinde darp izleri mevcut olup iki kişinin gözlükleri kırılmıştır. Birçok kişinin kafasında gözle görülen morluklar, şişlikler mevcuttur.



Ayrıca yakalama sonrasında alınan ilk adli tıp raporunda sağlam olduğu belirtilen İBRAHİM AKSU 02.06.2011 günü gözaltında tutulduğu sırada Hopa Devlet Hastanesine sevk edilmiş, saat 23.30`da Hopa Devlet Hastanesi tarafından kaburgasında kırık olduğu tespit edilerek, Trabzon Numune Hastanesi`ne sevk edilmiştir.



Bu bilgilenmeden sonra müdafiler olarak Hopa İlçe Emniyet Müdürlüğü`ne giderek, müvekkillerle görüşme isteğimiz, soruşturmanın Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Rasim KARAKULLUKÇU`nun yetkisi dahilinde yürütüldüğünü ve ilgili savcılıkça şüpheliler arasında menfaat çatışması bulunduğu, bu nedenle her avukatın sadece 1 şahısın müdafiliğini üstlenebileceği ve sadece bir kişi ile görüşebileceği yönünde talimat verildiği belirtilerek, sağlık durumlarında endişe ettiğimiz şüphelilerle görüşme talebimiz kısıtlanmıştır. Savunma hakkımız yasadışı usuller uydurularak bertaraf edilmeye çalışılmıştır.



3 avukat olarak görüşebildiğimiz, birer kişi, polisler tarafından çeşitli aşamalarda darp edildiklerini, polislerin sürekli gerçekdışı ifade vermeleri hususunda avukat bulunmadığı halde görüşerek baskı yaptığını belirtmişlerdir. İşbu tutanak tarafımızca düzenlenmiştir.



Tüm bu açıklamalarımızı raporlayıp kamuoyuna ve gerekli mercilere sunacağız. Sürecin takipçisi olacağız.



Baskılara ne müvekkillerimiz ne biz boyun eğmeyeceğiz.

Hopa Halkı Avukatları

2 Mart 2011 Çarşamba

‘Şeytanın Madenleri’nin içine doğru

BirGün


Buluştuğumuz yer, madene gideceklerin toplanma yerlerinden biri. Etrafta bir sürü maden işçisi ve seyyar satıcı var. İşçiler sabah kahvaltılarını yapıp, gerekli ihtiyaçlarını buradan alıp, dolmuşlarla madenlere doğru dağılıyor. Rehberimiz Willy, önce bize yapmamız gereken alışveriş listesini söylüyor. Alacağımız malzemeleri gideceğimiz madendeki işçilere dağıtacağız, sebebini madene gidince anlayacağımızı söylüyor. Willy bizden seyyar satıcılardan dinamit, saf alkol, meşrubat ve koka yaprağı almamızı söylüyor. İçki pahalı olduğu için saf alkolle meşrubatı karıştırıp yaptıkları, dünyanın en sert karışımlarından biri olduğunu düşündüğüm içkiyi madenciler çalışırken içiyormuş. Koka yaprağını nefeslerini açmak çiğniyorlar ve dinamitler de tabii ki madende çukur açmak için kullanılıyor.
Alışverişimizi yaptıktan sonra Willy’nin temin ettiği madenci kıyafetlerimizi giyip, madene çıkan dolmuşlara doğru yol alıyoruz. Yolda Belçikalılar dedelerinin madenci olduğunu söylüyor ben de dedemim Zonguldak’ta maden işçisi olduğunu, genç yaşta madendeki çalışma koşullarından dolayı vefat ettiğini ve bu yüzden onu hiç görmediğimi anlatıyorum. Belçikalı çift de benzer şeyler anlatıyor. Böylece üç madenci torunu ve eski bir maden işçisiden oluşan grubumuzda herkesin bir şekilde madencilikle ilişkisi olduğu meydana çıkıyor.
İşçileri madenlere doğru taşıyan dolmuşumuz kısa bir yolculuktan sonra milyonlarca insanın hayatına mal olan, eskiden gümüş günümüzde de kalay çıkartılan Cerro Rico tepesine geliyor. Dolmuştan inen işçiler çalışacakları maden galerilerine doğru ilerlerken biz de Willy’nin peşinden girişinde küçük kulübelerin olduğu bir ocağa doğru ilerliyoruz. Kulübelere geldiğimizde işçiler bizi karşılıyor, onlara aldığımız ‘hediyeleri’ veriyoruz. İşçiler saf alkolden hazırladıkları içecekten bize de ikram ediyor. İçkiden bir yudum aldığımda ilk tepkim “Midem delinecek mi?” sorusu oluyor. Ne kadar meşrubatla karıştırsalar da, saf alkol kesinlikle berbat bir şey. Halimizi anlayan işçiler içki konusunda fazla da ısrarcı olmuyor. Alkol içen işçiler bir yandan sürekli koka yaprağı çiğniyor ve sabah bu saatinde çakırkeyf olmaya başlıyor. İşin ürkütücü tarafı, bir yandan da madende patlatacakları dinamitleri hazırlıyorlar! Fakat herkes o kadar sakin ve sıradan davranıyor ki, bir süre sonra biz de ortama ayak uydurmaya başlıyoruz.
Hazırlıklar bittikten sonra, yani saf alkol içilip, ağızda sigaralar dinamitler hazırlandıktan sonra madene giriyoruz. Madenin girişi, içeride yaşayacaklarımızın habercisi gibi duruyor. İçeri doğru maden boyunca devam eden raylar ve bazı paslı borular olmasa burası ilk insanların yaşadıkları mağaralara benzetilebilecek kadar iptidai. Karanlık ve sular içindeki madende biraz ilerledikten sonra, tünelin ikiye ayrıldığı noktada bir kuytuya doğru ilerliyoruz. Kasklarımızın üstündeki fenerlerin gösterdiği kadarıyla duvarda kan izleri gözüme çarpıyor ve bir de etrafında koka yaprakları ve saf alkol kutularının bulunduğu, pagan dönemi putlarına benzer bir heykelin önünde duruyoruz.
Willy öne çıkarak durumu bize anlatıyor. Gördüğümüz heykelin yeraltının sahibi olduğuna inanılan ‘şeytanı’ temsil ettiğini, işçilerin her sabah çalışmaya başlamadan önce şeytana koka yaprağı, alkol ve sigara sunarak onu hoş tutmaya çalıştıklarını, yoksa şeytanın kendilerini cezalandırmasından korktuklarını anlatıyor. Duvardaki kan izlerinin de yine Şeytana adak olarak kesilen tavukların kanı olduğunu söylüyor. İşçiler yerli dilinde dua edip şeytan heykelinin etrafına koka yapraklarını ve alkolü serpiştiriyor, sonra bir tanesi yaktığı sigarayı şeytan heykelin dudaklarının arasına yerleştiriyor.
4.800 metre yükseklikteki karanlık, izbe ve milyonlarca insanın bir avuç İspanyol sömürgeciyi zengin etmek için öldüğü maden ocakları bence de olsa olsa şeytanın işi olur diye düşünerek yapılan ritüelleri anlamaya çalışıyorum. Şeytandan uzaklaşıp yol aldıktan sonra madenlerin derinliklerine doğru ilerlemeye devam ediyoruz.
»MADENDEKİ KİLİSELER
Devletin daha sonra özel sektörün madenlerden ayrılmasından sonra yeni yatırım yapılamadığından madenler kelimenin tam manasıyla dökülüyor. Hatta öyle dökülüyor ki her an başınıza çökecekmiş gibi gözüküyor. Maden tünellerini güçlendirmek için kullanılan tahta kalaslar yıllar içinde iyice çürümüş. Madenin içinde çıkarılan hammaddeyi taşımak için döşenmiş raylar duruyor fakat rayları çeken aletler satıldığı için işçiler vagonları kendileri kas gücüyle iterek çıkışa götürüyor. Tam önümüzde bir grup işçi vagonu deviriyor fakat içtikleri saf alkolün ve sürekli çiğnedikleri kokanın etkisiyle sürekli gülüyorlar. Zaten bu koşullarda bu madenlere başka kafayla pek girilmez gibi gözüküyor.
Maden ocaklarında işçilerin ibadet ettikleri, oyuklara yaptıkları küçük kiliseler var. Dinine bağlı insanlar olan Bolivyalılar burada da ibadet etmeyi unutmamış. Fakat ‘şeytanın’ madenlerindeki kiliselerin zeminleri plastik kaplarda satılan saf alkol şişeleriyle dolu. Willy artık maden işinin bitmek üzere olduğunu anlatıyor. Şu anda çok az maden damarı kalmış ve gruplar halinde çalışan işçiler kazanılan parayı bölüşerek yaşamlarını devam ettirdiklerini söylüyor. Willy bunları anlatırken madenin farklı yerlerinden oyuk açmak için kullanılan dinamit patlamalarının sesleri geliyor. Madenin içindeki hava koşulları çok farklı, bazı bölgeler çok sıcak bazı yerler serin, bu durum hava akımıyla ilişkili. Zaten oksijenin çok az olduğu madende, nefes almak bazı bölgelerde oldukça zorlaşıyor. İçeri temiz hava akımı sağlayacak havalandırma sistemi çalışmıyor. Özetle madenlerdeki durum berbat, o yüzden işçiler ‘Şeytanın Madenleri’ demekte çok haklı. İnsani hiçbir şey yok ve buna katlanmak için işçiler sürekli içiyor.
Willy bizi eskiden kullanılan daha derinlerdeki galerilere götürüyor. Zamanında gümüş çıkarılan yerler buralarmış fakat İspanyollar gümüşün nerdeyse tamamını çıkarıp ayrılmış. Gündüz girdiğimiz madenden akşamüzerine doğru çıkıyoruz. Giriş tünelinden içeri süzülen güneşi görmek insanı mutlu ediyor. Madenden çıkınca kulübelerde yaşayan maden işçileriyle sohbet ediyoruz. Herkesin yakındığı iki temel sorun: Çaresizlik ve kanser. Artık ömrü dolmak üzere olan madenlerde kimse çalışmak istemiyor fakat başka seçenekleri yok. Diğer konuysa madende çalışanların neredeyse tamamının yakalandığı kanser hastalıkları özellikle akciğer kanseri. Söylediklerine göre gümüş ve kalayın içindeki toz parçacıklarından kaynaklanıyor akciğer kanseri. Potosi’de madende çalışanların ortalama ömrü kırk yıl. Hiçbir sosyal sigorta ya da iş güvencesi olmadan çalışan bu insanlar, hasta olmasa garip olurdu zaten. İşçilerle sohbetimiz bitip ayrılırken maden işleri bana ve Belçikalılara kendi ülkelerimizdeki maden işçilerine selamlarını iletmemizi söyleyip, Cerro Rico tepesinden işçileri aşağı taşıyacak dolmuşlara kadar geçirip ayrılıyorlar.
»İSYANIN HATIRALARI
Cerro Rico tepesinden, Eduardo Galeano’nun deyişiyle ‘dünyaya en çok şey verip en az alan yerden’ ayrılırken içimizi bir hüzün kaplıyor. Bizim için kısa ve bir anlamda macera gibi yaşanan madenlerin, daha belirsiz bir süre insanlardan hayatlarını almaya devam edecek olmasını ve belki de biraz önce sohbet ettiğimiz genç işçilerin burada insanlık dışı koşullarda yaşamlarını kaybedeceklerini bilmenin verdiği ağır bir üzüntüyle buradan ayrılıyorum.
Maden ocaklarının yorgun ve bitkin işçilerini taşıyan dolmuştaki neredeyse bütün işçiler gün boyu içtikleri için sarhoş ve sabahki sakinliğin yerini ağızdan zor dökülen küfürler almış. Ama herkes buna alışık olduğu için kimse aldırış etmiyor. Şehir meydanına geldiğimizde rehberimiz Willy akşam yemeği için evlerine davet ediyor. Akşam yemeğini Willy’nin yaşından daha fazla gösteren annesi Barbara’nın yaptığı yemekler ve anlattığı hikâyeleri dinleyerek geçiyoruz.
Barbara da buradaki diğer madenci eşleri gibi genç yaşta kocasını hastalık yüzünden kaybettiğini ve yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. 1952 devriminde çocuk olmasına rağmen hatırladığı şeyler gerçekten tüyler ürpertici olaylar. Çalışma koşullarının düzeltilmesi için ayaklanan işçileri bastırmak için yapılan işkencelerden en korkunç olanı, on-on beş kişilik işçi gruplarının yuvarlak halka gibi birbirlerine bağlanıp dinamitle havaya uçurulmaları ve insanlara bunun izletilmesi. Ama bütün işkencelere ve baskıya rağmen işçiler 1952 devrimiyle 80’li yılların ortalarına kadar sürecek görece daha rahat bir dönem geçirmiş. Şu anda bulunduğumuz iki odalı prefabrike ev de devrim sonrası işçilere dağıtılan konutlardan biri.
Yemek sonrası Willy ile genelde işçilerin takıldığı bir birahaneye gidiyoruz. Burada Willy’nin eski çalışma arkadaşı, maden sendikası sekreteriyle devlet başkanı Evo Morales üzerine sohbet ediyoruz. Çevre masadaki işçilerin de katılımıyla sohbet renkleniyor. Genel olarak Evo Morales’in başkan olmasından herkes memnun ama artık daha somut gelişmeler bekledikleri de kesin. Bir dönem daha beklemek konusunda hemfikir gibi işçiler ama “ilerde Evo gerekli değişiklikleri yapamazsa onu da sileriz” demeyi de ihmal etmiyorlar. Uzun ve güzel sohbetin ardından işçilerle ve rehberim Willy’le vedalaşıp dünyanın en büyük tuz gölü olan Salar de Uyuni’ye gitmek üzere dünyanın en bahtsız şehirlerinden biri olan Potosi’den ayrılıyorum.

HAFTAYA: Salar de Uyuni

BARIŞ KARADENİZ
bariskaradeniz74@gmail.com

23 Kasım 2010 Salı

Şilili eylemciler tehdit altında


Santiago, 22 Kasım 2010 (Prensa Latina) Şili'de işlerine geri alınmak için eylem yaparak kendilerini madene zincirleyen 30 kadın işçiyle dayanışma içinde bulunan gruplardan yapılan açıklamada kadın işçilerin bulundukları yerden zorla uzaklaştırılmalarından endişe edildiği belirtildi.

Grup sözcüsü Monica Torres, madenin çevresinde artan polis sayısının ve olay yerine gelen ambulansların müdahale ihtimalini artırdığını belirtti.

Sözcü ayrıca Pazartesi günü madenin girişine gelerek eylemcilere destek veren 300 kişinin polis tarafından zorla dağıtılmasını kınadığını belirtirken eylemcilere de benzer bir müdahale olabileceği uyarısını yaptı.

Torres, And Şili Radyosuna yaptığı açıklamada "Evet, bence kadın işçileri madenden zorla çıkartacaklar" dedi.

Eylemcilerin çok kararlı olduklarını belirten Torres, tek amaçlarının iş güvencesi olduğunu belirtti.

Eylemciler başkentin 500 km güneyinde bulunan Bio Bio bölgesindeki El Chiflon del Diablo madeninde bulunuyorlar.

---

PLT-OE-23112010

8 Kasım 2010 Pazartesi

Örgün eğitimle açık öğretim arasında bir adaletsizlik var..

Sayın Eyüp CAN;
Daha önce de AÖF,YÖK,Abbas Güçlü, Cumhurbaşkanı, Eğitim-Sen’e yazmıştım, ancak herhangi bir kıpırtı olmadı. Tek dersten öyle çok bekleyen öğrenci var ki… Üniversiteyi okumak isteyenler için AÖF iyi bir fırsat gibi görünüyor.. Hatta ülkemizin üniversite mezunu kapasitesini de hayli etkileyen bir olanak... Üniversiteyi bir şekilde okuma olanağı bulamamış ileri yaşlardaki insanlarında bir umudu ve uğraşısı olmuş durumda..
Bütün bu güzelliklerinin yanında bazı olumsuzluklarının da göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünmekteyim… Örgün eğitimle açık öğretim arasında bir adaletsizlik var..
Büro hizmetleri ile öğrencilerine harç ve sınav sorumluluğu veren fakültemiz ne yazık ki biz öğrencilerinin koşullarını iyileştirme çabası da göstermemektedir… Örgün eğitimle AÖF harçlarına baktığımızda bir fark göremediğimizi de belirtmek isterim… Örgün eğitim gören öğrencilerle AÖF örencileri arasında eşitsizliğin nereden kaynaklandığını anlayamadım..
Ve sanki AÖF nin dokunulmazlığı varmış gibi yıllardır kıyaslama yapmadan öylece kabullenilmiş.. Burada her sınavda değiştirilen sınav yeri ve bazı gözetmenlerin sınav stresini ne kadar artırdığı gibi göz ardı edebileceğimiz çapta ki sorunlara değinmeyeceğim..
Ancak normal çalışarak okumak isteyen öğrenciler için mezun olmanın ne kadar zor olduğunu anlatmak istiyorum… Örgün eğitimle aramızdaki eşitsizliğe dikkat çekmek istiyorum.
Mesaisini bitirip koşa koşa iş yorgunluğu ve stresiyle AÖF kurslarında (bu kurslar özel tabii kendi olanaklarımızla ücretini ödiyerek gidiyoruz) bir şeyler öğrenmek için çabalayan bizler, yıl sonundaki sınavda başarılı olamayınca bir tek Eylül’de bütünleme sınavına hazırlanıyoruz, onun haricinde başka bir seçeneğimiz yok ne yazık ki … Üstelik matematik gibi işlem gerektiren ders 40 dakika süreyle sınırlı tutulmuş durumda… Örgün eğitim de ise dönem sonunda başarısız dersler için ek sınav hakkı var ardından yaz okulu yaz okulunun ardından yine ek sınav… dönem başlarında de af sınavları var… Tabii raporlu öğrenci sınavları… Üniversiteleri incelediğimizde inanılmaz farklılıklar göze çarpıyor…Örgün eğitimde hocaların öğrencilerine kullandığı imkanları ve insiyatifi de göz ardı etmeyelim… Yani örgün eğitim bir şekilde öğrencisini mezun edebilmenin
koşullarını oluşturmaya çalışmış, çalışıyor…Kendi fakültemize baktığımızda ise 47-48- hatta 49 la kalan öğrenciler var (sanki fakülte yönetiminin umurunda değilmiş bu durum yalnızca harçın yatırılması önemseniyormuş gibi görünüyor…) Üstelik tek ders bile olsa bir sene gibi uzun bir sürenin heba olması biz öğrencileri olumsuz etkilemekte… Böyle bekleyen bir dolu öğrencinin olduğu biliniyor… Hem bu alttan ders ise de bir üst sınıfa da geçemiyoruz. Ve sırf bu yüzden bir dolu insanda bu yüzden AÖF ye kayıt yaptırmak istemiyor… Üstelik bu sene basına da yansıyan kopya meselesi de biz çabalayan öğrencilerin ileri adım atmasını engelleyecek umutsuzluğa itecektir..
Tek dersle bekleyen, mezun olamayan, bir üst sınıfa geçemeyenler için çözüm üretilmeli bir çare düşünülmeli diye bu elektronik postayı size de yolluyorum.. Radikal in epey bir dolu olumsuzluğa el attığını biliyorum, umarım bu haksızlığında ortadan kalkması için el uzatırsınız.
Örgün eğitim olanaklarının biz açık öğretim okuyanlarına da sağlanması tüm öğrenciler arasındaki eşitsizliği de ortadan kaldırmış olacaktır. Bence bunun için bir defalık bir tek ders affı koymaları gerekir ki bunca senenin mağdurluğuna çare olsun…1993-1994 yıllarında dışarıdan lise bitirmelerde bir tek ders affı çıkarılmış ve binlerce mezun olmuş ve lise mezunu sayısı hayli artmış..
İlk etapta tek ders mağduru öğrenciler için yapılandıracak çözüm,(bu tek ders sınavı ya da genel af olabilir, yada çok daha etkin bir şeyler bulunabilir r) kendini mağdur hisseden bir dolu insanın kendini iyi hissetmesini sağlayacak gelecekle ilgili umutlarını hareketlendirecek AÖF ye güveni ve talebi artıracaktır.. İleriki yaşlarda bile olsa insanlar üniversite mezunu olmayı hedeflemede tereddüt etmeyeceklerdir… Ve bu yüzden ülkemizin eğitim seviyesini de yükseltmeye katkı sağlanmış olacaktır diye düşünmekteyim…
Keziban Karaaslan

15 Ekim 2010 Cuma

MACARİSTAN’DA YAŞANILMAKTA OLAN ÇEVRE FELAKETİ KONUSUNDA GÖRÜŞLERİMİZ

Hepimizin bildiği gibi, 4 Ekim 2010 günü Macaristan’da başkent Budapeşte’nin 160 km kadar güney-batısında bulunan MAL Macar Alüminyum Üretim ve Ticaret Şirketi’ne ait Ajkai Timfoldgyar tesisinin sıvı atık havuzunu çevreleyen duvarın bir bölümü yıkılmıştır.
Yaklaşık 1 milyon ton zehirli atık çevreye yayılmış ve birçok yerleşim bölgesinde selle birlikte büyük bir çevre felaketine neden olmuştur. Hatta atık havuzunun zayıflayan kuzeyi duvarının da yıkılma tehlikesi vardır ve zehirli atığın miktarı toplamda 1,5 milyon tona ulaşması olasılığı gündemdedir.
Avrupa’nın ortasında şimdiye dek 7 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin yaralanmasına, çevrede bulunan hayvanların ve bitkilerin telefine neden olan bu atığın en önemli sonucu, tam bir ekolojik yıkım olarak onlarca yıl etkilerinin devam edecek olmasıdır.
"Kızıl çamur" diye adlandırılan zehirli sıvı atık, alüminyum üretiminde kullanılan boksitin rafinerisi sonucunda tepkime yan ürünü olarak çıkmaktadır.
Çok yoğun biçimde kostik alkali, kurşun ve kısmen radyoaktif maddeler içeren bu sıvı, doğrudan ciltle temasta ağır alkali yanıklarına neden olur. Kuruduktan sonra tozlarının solunması akciğer kanserine neden olabilir.
MAL Şirketinin açıkladığı verilere göre ekolojik yıkıma neden olan bu sıvı atık içerisinde yer alan kimyasallar ve bunların etkileri yaklaşık şöyledir:
%40-45 Demir oksit, Fe2O3 (atığın kızıl rengini verir),
%10-15 Alüminyum oksit Al2O3 (hayvan deneylerinde kansere neden olduğu görülmüştür)
%10-15 Silisyum dioksit (Silika) SiO2 sodyum ya da kalsiyum alümino silikat biçiminde bulunur (tozları solunursa akciğer hastalıklarına ve kansere neden olur),
% 6-10 Kalsiyum oksit CaO, kireç kaymağı (cilt ve göz yanıklarına, tahrişlerine ve alerjilere neden olur),
% 4- 5 Titan dioksit, TiO2 (hayvan deneylerinde kansere neden olduğu görülmüştür),
% 5- 6 Sodyum oksit, Na2O (alümünyum üretim süreci yan ürünü),
Atık ayrıca kurşun, krom, arsenik, kadmiyum gibi ağır metaller içermekte ve suya karıştığında çok tehlikeli olabilmektedir.
Macaristan hükümeti bölgede her ne denli acil durum ilan etmiş olsa da, başlangıçta uluslararası bir yardım çağrısında bulunmamıştır. Ancak ikinci duvarın da yıkılma tehlikesi ortaya çıkınca AB’ den uzman talebinde bulunmuştur. Yazılı ve görsel basından edindiğimiz bilgiye göre, zehirli atık, Avrupa’nın ikinci büyük nehri olan Tuna’yı besleyen Marcal ve Raba ırmakları üzerinden Tuna nehrine ulaşmıştır. Bölgede yaşayan köylülerin ifadesine göre, söz konusu ırmaklarda balık ve öteki yaban hayvanı ölümleri çoğalmaktadır.
Bazı yetkililer bu kazanın, son 20-30 yıl içerisinde görülen en büyük üç çevre felaketinden biri olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Uluslararası Tuna’yı Koruma Komisyonu’nun verdiği bilgiye göre, yaşanılan bu olayın etkilerinin çok uzun yıllar boyunca insanları ve çevreyi etkileyeceği ve birçok ülkeyi etkisi altına alacağını bildirmiştir. Önlenemezse kızıl çamur Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna’dan sonra Karadeniz’e ulaşacaktır.



Türkiye’de ne yapılmalı?
Öncelikle Çevre Bakanlığı yetkilileri bu felaketin etkisinde olan ve risk taşıyan ülkelerle bir deneyim ve eylem birliğine girmelidir.
Çevre ve Tarım Bakanlığı eşgüdümünde ilgili tüm tarafların katılımı ile periyodik su analizleri, bitki ve hayvan sağlığındaki değişikler uzun erimli izlenmeli ve değerlendirilerek sonuçları kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Sağlık Bakanlığı nezdinde yapılacak çalışmalar ile, bu felaketin insan sağlığı açısından akut ve kronik etkileri değerlendirilmeli ve halka aktarılmalıdır.
Sanayi ve Çevre Orman Bakanlığı eşgüdümünde ilgili özel sektör şirketlerinin, meslek odalarının ve ilgili diğer paydaşların katılmasıyla REACH (kimyasalların tescili, değerlendirilmesi, izni ve kısıtlanması), SEVESO II (Tehlikeli Maddeler içeren Büyük Kaza Hasarlarının Kontrolü) mevzuatlarının gereklilikleri yerine getirilmeli, yapılan çalışmaların sonuçları duyurulmalıdır.
Benzeri felaketlerin ülkemizde yaşanmaması için, Türkiye'deki atık depolama alanları, kapasite durumları ve ne kadar emniyetli oldukları, bu atıklarla ne yapıldığı ve nasıl bertaraf edildiklerine yönelik veriler toplanmalı, açıklık ilkesi gözetilerek sonuçları kamuoyuna aktarılmalıdır.
Türkiye'deki tehlikeli kimyasalları üreten, işleyen, taşıyan ve depolayan işletmeler ile denetim ve kontrolünden sorumlu Çevre ve Orman Bakanlığının böyle bir senaryo ile başa çıkabilecek uzman kadrosu ve sayısı açıklanmalı, toplum bunlar üzerinden bilgilendirilmelidir.
Türkiye bu ekolojik felaket üzerinden yeterli dersi çıkararak, özellikle büyük endüstriyel kuruluşların olası kaza risk değerlendirmeleri, acil durum planlamaları, kurumlar arası eşgüdüm, acil müdahale ve kurtarma yeteneğine sahip teknik ve uzman kadroları açısından tüm ülke bazında kendini acilen sorgulamalıdır.
Kamuoyunun bilgilerine sunulur.

TMMOB Kimya Mühendisleri Odası


(BU BÜYÜK BİR İŞ KAZASI-İŞ GÜVENLİĞİ FELAKETİDİR DE - n.ö )

30 Temmuz 2010 Cuma

Karadon'daki grizu patlamasından hemen önce tehlikeli gazları izleyen tekniker puantajına bakmaya, maden mühendisi tuvalete gitmişti.

Ersin ERCAN

ZONGULDAK - Karadon’da 30 madencinin ölümüyle ilgili bilirkişi raporu tamamlandı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın raporuna göre ocakta patlamaya neden olacak gaz seviyesi hızla yükselirken, Merkezi Gaz İzleme İstasyonu’nda bulunan görevliler puantajlarına bakmak üzere yerinden ayrılmıştı, görevli maden mühendisi ise gazdaki yükselişi gördüğü halde tuvalete gitti.

Rapora göre her iki görevli, 7 gün 24 saat yerlerinden kıpırdamamış olsalar bile, kriz anında ne yapılacağı konusunda boşluklar vardı: Çalışanlar gaz yükselmesi durumunda ne yapacakları konusunda yeterince bilgilendirilmemişti, böyle bir durumda hangi yetkililerin sırasıyla uyarılacağı, ocağın tahliye edilmesi kararına kimin karar vereceği netleştirilmemişti. Ve ocakta gaz yükselince sesli olarak alarm verecek sistem susturulmuştu!

Adım adım ölüme...
Rapora göre, 17 Mayıs 2010 günü Zonguldak Karadon’da ölüm adım adım geldi:

Tümünü okumak için Radikal